« Önceki | Sonraki »

8/12/2008

Ziyaretçinin Sesi






   SESLERİN İÇİNDEKİ YÜZLER

            Bazen bir meddah sandalyesine oturmuş bekler, bazen de bir palyaçonun burnunda gezinir. Bazen bir trenin hareket ettiği anda el sallayan, bazen de hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir kurtarıcı olur...Süjeyi değiştirir, biçimleri örseler, renkleri ayarlarsanız anlamı çoğalır. O hep bilinçaltınızı üstüne getiren, susarken bile olayları tetikleyen, karaktere can veren, o...hiç adını duymadınız çünkü güzelliklere sadece bakmayı tercih ediyorsunuz…

             Çoğu zaman beklersiniz, film bitince ne olacak...Haz denen şey izleyicinin bizzat kendisinde biterken, o hazzı önceden filme nida edinmiş bir gözlüklü adamın hikayesidir yazmaya çalıştığım. Yazmaya çalışmak. Evet, bir yazarın en yapamadığı şeydir ulu orta konuşmak. Ulu orta konuşanlarında en dilsiz oyunlarından biridir yazmak.

 Babam birgün bir tokat atmıştı bana."Baba bana ayakkabı alacak mısın"la başlayıp, "konuşsana oğlum niye cevap vermiyorsun" arası zaman diliminde, karnemin ne kadar da karne olmadığı bir öğle sonrasıydı. Ülkede şimdilerde olduğu gibi çevirmelerin sık olduğu bir dönemdi. Ev sahibi kapıya dayanmış. Annemin güzel, hüzünlü ve beyaz yüzü giderek solgun bir güle yaslanmıştı. Soruyor bana, "niye cevap vermiyorsun oğlum?...Niçin kandırdın bizi, niçin!". Karneme bir süre sonra ekmek kırıntıları düşüyor...Kaçıp gidiyorum evden. O yalnızlık senin bu yalnızlık benim.

           Çevrilen insanlar, filmler, babamın kızgın ama muhteşem tonlaması. Sevgilimle birbirimizi terk ettiğimiz bir ağacın sonbaharı. Nasıl da utanç vericiydi hayat, sevişirken... Sevişirken nasıl da ağlıyorduk... "Bir şey yapmam lâzım baba..." Gözlerimin içinde gençliğini gördü. Emektar bir oyuncu gibi gülümseyiverdi. Sırayı bana devretmişti çünkü. Kumbaradan çaldığım bozuk paralarla dondurma alma zamanı çoktan geçmişti. Çünkü ne o eski dondurmacılar geçiyordu sokaktan, ne de o eski eskiciler. Bisiklet hayalim. Lise duvarından atlayıp bacağımı incittiğim sevgililer de yoktu artık. Dünyanın zarif bir döngü olmadığını gayretin kanatlarında gördüm. Büyüdüm. Bir yabancı gibiydim artık bu şehirde. Derdini anlatamayan insanların yazgılarına ortak olmaktansa, kendi kendime yazmalıydım alnımın ortasını. Ve başladım "arka odadaki sesler"i dinlemeye. Lise yıllarında, kız arkadaşımın defterini kurcalarken görmüştüm bu yazıyı. Bir de kurtarıcı hayali. Evet, herkesin külünü boşaltması gerekliydi, kurtarıcıya ihtiyaç vardı. Herkes ona göre ses versin, ona göre sussun. Bu yanlıştı.

 Yazgı utanmaz bir kimliktir. Ele geçirildikçe ele verilen umut, ah o umut.

           Umudu yaşamak olan insanın elbet bir tutkusu olmalıydı. Arka odadaki ses ve babamın "oğlum cevap versene" cümleleri... Şimdi üç numaraya vuruyorum hayatı ve her defasında ağız kalıyor öptükçe kıyısından yaşamayı...Ellerimi yüzüme kapadım. Defalarca isim koydum ölümüme. Hiçbir tabuta sığmayacak gizler keşfettim. Ama hep kendi içimde… Gizlice yaşlanan babamın gülüşünde "ölürsen de şerefinle öl oğlum" sözü asılı. Arka odadaki sesler, ölmek, yarıda kalan sevinçlerin ana nedeni. Toparlayamıyordum bir türlü. Niçin ağız kalıyor, niçin göremiyorum konuşan insanların asıl yüzünü.

Adalet tanrının insana buyurduğu en doğru kural değil miydi.

        Gözlüklerindeki o binyıllık, ilk insan çığlığı kadar derin ışıltıyı görünce sordum kendime abi. Eğri büğrü konuşmanın yanlış, doğru konuşmanın yasak olduğu bir ülkede, erdemli bir hayat süren kaç yürek var…Seni tanıyınca bunları yazma zorunluluğu hissettim. Bir yerden başlamak gerekiyordu oysa. Oysa biz, arıların sokmayacağı ama hep birlikte yaşayabileceği bir dünya istiyorduk. Sesinin ipekliğidir, su gibi dinlendirmesidir bana bunları yazdıran. O kadar güzel konuşuyorsun ki, yazsak belki de şiir olurdu. O güzelliği ruha taşıyan bir komşu vardı elbet. Sen bir özsün başka özlere biçim veren. Bir meddah, bir palyaço, bir aktör, bir vefayı boynuna dolamış memur yahut... Hep en güzel karelerin peşinde koşan bir fotoğrafçı belki...

İnsan bir gürültüdür dünyanın gölgeliğinde.

         Kurşunlardan arta kalan sislerin içindeki o klarneti konuşabilir misin. Çiçeklerin masumiyetini. Hırsını bir zenci genç adamın. Yağmurdaki başak tanelerinin, buğdayın, ateşin ve güneşin dilinden konuşabilir misin be abi. Sevdanın olduğu her sokakta tüter o akşam çorbası...O çorbanın çocukların yüzüne yaydığı keyfi konuşabilir misin. Bir bardak sütün sıcaklığını konuşabilir misin peki.Düşünen bir adamın kasketini, berber sonrası duyduğu erinçliği, olmaların mutluluğunu konuşabilir misin. Güneşte sımsıcak somun gibi yanan bisikletli çocuğu, ona sarılan babanın içindeki geçim sıkıntısını konuşabilir misin. Trencilik oynadığımız günleri, kurbağaların ürkek gıcırtısını, geceyi, hüznü konuşabilir misin be abi.   Masal hanelerine işlenen ağıtları konuşabilir misin...Konuşursun aslında. Zamanla su iç içedir çünkü senin sesinde...

Seslerin en güzel algılandığı, en güzel algılara açık sesler adına eyvallah...

                                                                          
                                                                                             Taner Cindoruk




Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

Add to Technorati Favorites
eXTReMe Tracker
Blogcu ile yapıldı
Web Site Hit Counters
Price Line