Yekta Kopan ile Röportaj

 

  • Seslendirmeye ne zaman başladınız?

Seslendirmeye 1974 yılında başladım, daha önce de yapmıştım; TRT Ankara Televizyonu’nda. O zamanlar okuma-yazmayı yeni sökmüş bir çocuk olarak. Sonrasında Çocuk Saati programında bu işin eğitimini aldım; ama o 6-7 yaşında olan tek tük ufak tefek roller ile başlayan seslendirme yolculuğu, 8-9 yaşından itibaren aralıksız devam ediyor, 1976-77’den beri seslendirme yapıyorum.

  • Sizce başarılı bir seslendirme için sadece yetenek yeterli mi? Yoksa bunun eğitimi şart mı?

Elbette seslendirme için yetenek gereklidir. Elbette sanatsal bütün üretimlerde bir yetenek gerekir ama yeterli değildir. Elbette ki bir eğitim şarttır. Elbette örneğin seslendirme için Türkçenin doğru kullanımı, yoğun bir Türkçe genel kültürü, edebiyat bilgisi onun dışında ses kullanmakla ilgili gerekli bilgiler, artikülasyon, dramatizasyon hani neredeyse sahne üzerinde bir oyuncunun alması gereken bütün eğitimlerin en azından bir bölümünün olması şarttır. Hiçbir iş için sadece yetenek geçerli değildir diye düşünüyorum. Hatta bazen yetenek bile çalışmayla bir yerden sonra gelişebilen bir şeydir.

  • Sizce insanın sunucu, spiker ya da seslendirmeci olması için ne gibi özelliklere sahip olması gerekir?

Aslında insanların yalnızca bu tip değil, buna benzer bütün işlerin içerisinde olması için öncelikle çalışkan, hayata bakışı açık olması gerekir. Yoksa ben şuna çok inanmam; güzel bir ses tonu ya da güzel bir fizik gibi birtakım özelliklerin yeterli veya gerekli olduğuna inanmam. Güzel sesten daha çok, güzel kullanılan ses olduğuna inanırım. Önemli olan bir ses tonunun nasıl olduğu değil, o ses tonunun nasıl kullanıldığıdır diye düşünürüm. Böyle bir iş için insanların öncelikle çalışkan olması, gerçekten bu tip işleri yapıyor olmayı istemesi, bunun isteği doğrultusunda da gerçekten bir emek sarf etmesi gerekir.

  • Türkiye seslendirme sektöründe ilk beş ülke arasında yer alıyor. Bunun sebebini neye bağlıyorsunuz?

Bu işin Türkiye’de ilk yapıldığı yıllar, sinemalarda Nazım Hikmet’e kadar uzanan bir hikayesi olan Türkiye’nin seslendirme tarihinde, tiyatro kökenli insanlar tarafından yapılan, TRT’nin ilk yıllarında yine aynı şekilde yapılan seslendirmelerle bugünlere gelindi. Yıllarca seslendirmeyi usta isimler yaptı, her ne kadar şimdi öyle olmasa da. Dolayısıyla yapılmasının iyiliği elbette söz konusu ama bunun haricinde bir ülkede neden çok sayıda seslendirme yapılmış, vizyona giren filmlerde neden seslendirme yapılması gerekir, neden altyazı teknolojisi değil de seslendirme gelişir, okur-yazarlık oranı nedir gibi çok sayıda bir ülkenin dilini sahiplenmesi nedir ne değildir, örneğin İtalya’da, Fransa’da da hala bütün filmler seslendirilmektedir. Onlar ekonomik olarak çok ileride olmalarına rağmen dil milliyetçilikleri var. Bu sorunun oldukça uzun bir cevabı var aslında fakat özetlemem gerekirse, Türkiye’de bu iş ilk başlandığı günden itibaren usta isimler tarafından yapıldı, özenle yapıldı. Günümüzde böyle değil ama en azından son 56 yıla kadar bu işler böyleydi.

  • Siz seslendirdiğiniz karakterlere ses verirken, onların hangi özelliklerini göz önünde bulunduruyorsunuz? Tonlamalarınızı neye göre ayarlıyorsunuz?

Ben bir karakteri seslendirirken şuna dikkat ederim; orijinalde onun bana verdiği oyun -yani sesiyle, görüntüsüyle verdiği oyuna sadık kalmak için elimden geleni yaparım. Ne onun üstüne çıkmaya çalışırım ne de onun altında kalmaya çalışırım. Çünkü o, bu rolü oynarken o yönetmenin isteği doğrultusunda, senaryonun doğrultusunda kendince en doğruyu yapmıştır. Benim ondan bir fazla ya da onun yolunda bir sağa sola sapmış bir şey yapmamam gerekir. Yani o ne yapmışsa, odur benim için anahtar.

  • Türkçenin son zamanlarda dejenere olmasını neye bağlıyorsunuz?

Bu soru da Türkiye’nin dublaj başarısı ile ilgili soru gibi oldukça uzun bir cevaba dayanmaktadır. Neredeyse 1920’lere, Türkiye’nin Cumhuriyet projesine kadar dayanmaktadır. Ekranlardaki Türkçenin durumu, Türkiye’nin kendi ekonomik durumu, sosyoekonomik durumu ve şu anda içerisinde bulunduğu atmosfer durumu olarak oldukça detay gerektiren bir soru. Fakat şunu söyleyebilirim; dilin dejenere olmasını bir yere kadar kabul ediyorum. Bir noktadan sonra da diller yaşayan organizmalardır, bir canı vardır ve dilin de yaşadığı dönemden etkilenmemesi, bunun içinde doğrusu ve yanlışı ile etkilenmemesi mümkün değildir. Bunun dışında dil eğer kendi yapısı güçlü ve güçlü olan yapısı korunabiliyorsa yenilenmiş olarak tekrar aynı sağlıkla çıkabilecektir. Önemli olan o güçlü yapıyı korumak.

  • Edebiyata yönelmenizin sebebi nedir?

Edebiyatta şöyle bir şey vardır, ben düşüncelerimi aktarmak veya insanlara ulaşmak için yazmıyorum. Yazmak, okumak ve edebiyatın içerisinde yer almak ve böyle bir dünyanın içerisinde yeniden kendini, yaşadığın dünyayı anlamlandırabilmek için gereklidir. Benim bütün yazma nedenim aslında yaşadığım dünyayı anlamlandırabilmek, onun benim sahip olmadığım anahtarlarımı bulabilmek. O anahtarlar hem kendim için, hem de kendi anlamlandırmamla, beni okuyan insanlarla birlikte bir yolu bulabilmek, bir ışığı görebilmek için. Elbette ki ben öncelikle, birilerine ulaşmak ya da ‘Benim böyle düşüncelerim var bakın bunları siz alın’ diye birilerine aktarmak için değil, kendi başıma edebiyatın kurmaca dünyası içerisinde yeniden kurgulanabilir, yeniden yapılabilir bir dünyanın içinde şu anda yaşadığımız dünyanın gerçekliğini anlamaya, anlamlandırmaya, kendime bir yol bulmaya çalışıyorum. Dolayısıyla yazmakla süreç de bu diyebiliriz.

  • Türkiye’de sanat içerikli çalışmaların magazinsel içerikli çalışmalar sebebi ile ikinci planda kalması sizce kişisel bir seçim midir yoksa toplumun bilinçsizliğinden mi kaynaklanmaktadır?

Bu kişisel bir seçimdir. Sonuçta magazin de gündelik haber akışının olmazsa olmazlarından birisidir. Evet, Türkiye’de bu kirlenmiştir, Türkiye’de sermayenin el değiştirmesi, ekonomik olarak başka bir döngüye girmesi gibi bir çok nedenle insanların hayat algısı değişti ve bu hayat algısıyla birlikte o hayat algısının içinde ve doğru yanlışlar birbirine karışmaya başladı dolayısıyla magazin de kirlenmiş bir şekilde kendini göstermeye başladı ama magazin eğer bu şekilde uygulanmasaydı bu kadar tepki çekecek bir şey olmayabilirdi. Sonuçta zaten böyle bir duruma bu insanların da özellikle böyle bir merakı yoktur. Hem kişisel bir seçimdir hem de durum budur. Yapılacak bir şey yoktur. Nitekim ben de kendi adıma çok mutluyum, arka planda sessiz sakin kalmayı tercih ederim.

  • Türkiye’de tiyatro ne yazık ki sinema ve televizyona nazaran daha az ilgi görüyor, bunun sebebi sizce ne olabilir ve tiyatroya olan ilgiyi yeniden kazandırmak için ne yapmalıyız?
  •  

 

Elbette tiyatro algılaması ve paylaşması çok daha zor bir sanat dalıdır. Temel sanat dallarından birisidir. Arkaik bir sanat dalıdır, insanın insanı anlaması, kendini anlaması için olmazsa olmaz sanat dallarından birisidir. Ama bir yandan da teknoloji ile yaşamın hızı ile modernleşme ile değişen hayat tarzının içerisinde de kimi noktalarda geride kalmıştır ne yazık ki. Sonuçta zaten televizyona olduğu gibi ya da sinemaya olduğu gibi çok kitlesel bir ilgiyi tiyatroya beklemek çok doğru olmayabilir. O kadar kitlesel bir ilgiden daha elenmiş bir ilgi olabilir. Tiyatroya olan ilgiyi yeniden kazandırmak için ne yapmalıyız? Galiba bütün bu ilgilerin, yani tiyatroya olan ilginin, iyi bir televizyon programına olan ilginin yükselmesi, sanata olan ilginin yükselmesi siz üniversite öğrencilerinin değerlendirmesine kalan bir durumdur. Sonuçta bu benim bugüne kadar bütün üniversite öğrencileri ile yaptığım söyleşilerde duyduğum bir sorudur. “Tiyatroya ilgi yok ne yapmalıyız?” Sen gidiyor musun? “Türkiye’de yeteri kadar kitap okunduğunu düşünüyor musunuz?” der, sen okuyor musun? Ben sizin için değil, genel olarak gençlik için söylüyorum. Bütün dünyada kültürün, sanatın yaşaması, yenilenmesi, yeniden ayağa kalkması, yeni teknolojilerle, yeni bir algı ile buluşması için tek kaynak vardır; gençler. Lise gençleri, ortaokul gençleri, üniversite gençleri… Yani illa bir okul değil, genç düşünce. Çünkü genç düşünce cesur düşüncedir, gen düşünce kendinden öncekini reddetmeye cesaret edebilen bir düşüncedir. Kendisine dayatılana isyan etmeye cesaret edebilen bir düşüncedir. Ayağa kalkmaya cesaret edebilen düşüncedir. E, ayağa kalkmaya cesaret eden düşünce bana soru olarak “Türkiye’de neden kitap okunmuyor?” deyip, sonra da kendisi kitap olarak yerel kısmi satan bilgiyi okuyorsa, e bu düşündürücü bir şey. Sen zaten Türk edebiyatıyla tanışmak, Türk edebiyatının içerisinde yok olmak ya da dünya edebiyatıyla bir ilişkiye girmek amacında değilsin ki? Kısa yoldan kişisel gelişim kitabı okuyayım, nasıl para kazanılır kitabı okuyayım, aşk nedir kitabı okuyayım onlardan aldığın bilgileri toplayayım, aşık olayım, mutlu olayım, zengin olayım. Dolayısıyla sadece tiyatroya değil, bütün sanat dallarına, kültüre öncelikle gençlerin kendi içerisinde yatırım yapması, yeni bir dünyanın ancak bu yollardan mümkün olduğunu anlayıp, o şekilde davranması lazım. Böyle söyleyince kolay değil çünkü eğitim sistemimiz buna göre değil deniliyor ama şöyle bir şey var; siz eğer gerçekten de kanallarınızı açmak, algınızı açmak, dünyaya sayısız gözle bakmak istiyorsanız, üniversitede, okulda, lisede ne eğitim verildiğinin bir yerden sonra önemi yok. Bir kitapçıya gidip iki saatini kitapçıda geçirip sayısız kitabın içini karıştırıp, “Ben buradan ne alabilirim? Ne ile mutlu olabilirim?” diyen var mı üniversite gençliğinde?! Ya da bu hafta mutlaka buluşuyoruz, şu oyunu görmeye gidiyoruz, şu filmi izledik seyrettik bunun üzerine birbirimize iki satır yazıyoruz, fikirlerimizi çarpıştırıyoruz, şunu yapıyoruz, bunu yapıyoruz. İnternette girdiğimizde internet sadece msn, chat için değil, internette biz bir şey arıyoruz, bir bilginin peşinden koşuyoruz. Yani bunlar olmadığı sürece bu sorular da insanı sadece düşündüren sorular olarak kalıyor. Sizin için söylemiyorum, genel olarak belirtiyorum.

  • Hacettepe Üniversitesi, işletme bölümünü okumayı tercih ettiniz. Sizin gibi sosyal yönü ağır birisinin böyle bir bölümü seçmesinin özel bir sebebi var mıydı?

Ben matematik çok seviyordum bir de işletme o dönemde yapabileceğim bir meslek dalı olarak gelmişti, Türkçe-Matematik bölümüydü işletme. Hem matematik hem de sosyal bilimler seviyordum çünkü işletme hem sosyal bilgilerin, hem matematiğin iç içe olduğu bir bölüm. Dolayısıyla da bana çok uygun bir okuma kaynağıydı, çok da mutluyum işletme okumaktan dolayı. Matematik okumak bana çok iyi gelmiştir, sosyal bilimler de iyi gelmiştir ama daha sonra meslek olarak yapamayacağımı anladım, çünkü o yıllarda ben zaten televizyon dünyasının içerisindeyim, oradan da kopup öbür tarafa geçemedim. O yüzden hem okuduğum için çok mutluyum, hem de okuyup da yapamadığım için üzgünüm ama işletmeye severek girmiştim. Bana her zaman faydası olmuştur.

  • Biz ve geride kalan okurlarınız sizin yaşam tarzındaki seçimlerinizi de merak ediyoruz. Bu denli her dalda başarıyı taşıyabilen bir insanın zevk seçimleri nelerdir? Örneğin müzik?

Ben açıkçası çok geniş bir yelpazede müzik dinlerim. Dinlemediğim müzikler vardır ama onun haricinde bir şey yazarken daha çok klasik müzik ve jaz dinlerim belki ama kendi kendime yemek yaparken rock dinlediğim zamanlar olmuştur. Ben türküleri de çok severim, Türk sanat müziğini de, günümüzün pop müziğini dinliyorum, hem yabancı hem yerli ama özel olarak dinlemiyorum, rastladığım zaman dinlerim. En çok rock ve jaz severim. Hatta kimi alanlarında uzman demeyelim ama derinlemesine bilecek kadar da bilgi sahibiyim, uzun yıllardır kafamı yatırdığım müzik türleridir ama genelde çok fazla müzik dinlerim, dinlemeye çalışırım.

  • Hayata, edebiyat dalına bakış açınızı oluşturmanızda yardımcı olan kitaplar nelerdir, yazarlar kimlerdir?

İnsan hayata bakış açısını oluştururken yaşadığı gün, yer bütün bunlar o anda okuduğu kitabı algılayışını değiştiriyor. Örneğin Pal Sokağı çocuklarını ilk 11-12 yaşımda okuduğum kitaptır, beni çok etkilemişti ama şu nedenden etkilemişti; aradan yıllar geçtiğinde merak ettim 30’lu yaşlarımda tekrar okudum o kitabı. O zaman başka bir göz ile baktığınız için daha çok etkileniyorsunuz kitaptan. Bu herhangi bir kitap için verebileceğim örnektir. Onun dışında, beni çok etkileyen yazarlar vardır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, Refik Halit Karay’ın öyküleri beni çok etkilemiştir, Haldun Taner ve Aziz Nesin zaman zaman çeşitli eserleri ile çok etkilemştir. Halit Cansever, Cemal Süreyya ve Turgut Uyar’ın şiirleri gerçekten de hala da beni zaman zaman dönüp dönüp okuduğumda birçok yönü ile bana hayatın kapılarını açan yazarlar, şairlerdir. Orhan Pamuk’un romanları benim için her zaman çok özel olacaktır, çok etkisi vardır üzerimde. Kendi kuşaktaşlarımdan çok sevdiğim yazarlar var, onlarla zaten başka bir ilişkinin içerisindeyiz. Edebiyatı paylaşıyoruz, oturuyoruz, konuşuyoruz. Bütün bu saydığım isimlerle birlikte duyguları bütün edebiyatıyla değil ama bazen bir öyküsü ile beni çok çok etkileyen yazalar vardır. Yurtdışından baktığımızda da birçok yazar vardır. Sadece romancılar, öykücüler değil şairler, deneme yazarları, onların bir denemesi bile başucu kitabı olabilir. Hepsini saymaya kalksam, bir şeyleri unutacağım o zaman içime sinmeyecek ama çok sayıda isim var. Hepsi bir kenara Dostoyevski var. Bir de Dostoyevski ne zaman kendimi dünya içerisinde garip bir noktada hissetsem Suç ve Ceza’yı okurum defalarca. O bile tek başına bana yeter. Bazen bir kitabın bir cümlesi, tümü bile değil, bir cümlesi beni etkiler.

  • Her hafta bir çok filmi değerlendirip tanıtımını yapıyorsunuz, yaşamınızda sizi en çok etkileyen film nedir?

Bir çok etkilemiş film vardır fakat tek bir film söylemem hakikaten mümkün değil ama şunu söyleyebilirim, “İçimde Kim Var” adlı romanımda da, zaten o romanın da çıkış noktası olan, romanın içinde bir başkahraman olarak yer alan Yurttaş Kane, Orson Welles’in filmi, Bergman’ın “Yaban Çilekleri” beni çok etkilemiştir, Antonioni’nin “Cinayeti Gördüm”, Forman’ın “Guguk Kuşu” ve “Hair”, Fellini’nin bir çok filmi, özellikle “Amarcord” ama dediğim gibi saymaya kalksam sonu gelmez. O kadar zor ki seçmek…

Bir de şunu sevmem; müzik için de, kitap için de, şunu demeyi çok sevmem hayatınızda sizi etkileyen ‘en çok’, ’en iyi’, ‘en önce’ gibi ön ekleri sevmem. Bugün benim için en iyi film A filmidir de yarın bu B filmi olabilir. Mesela Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” filmi beni çok etkilemiştir ama bu soruyu geçen sene bu zamanlar sorsaydınız cevabım Zeki Demirkubuz’un “Kader”i diyecektim. O günlerde onu seyretmiştim ve başka bir şey söyleyemezdim.

Dolayısıyla yerli yabancı bir sürü müzik, kitap, sinema alanında birçok beğendiğim eserler bulunmaktadır. Bunun haricinde tablolar vardır, bazen hayatımda karşısında oturup bir saat düşündüğüm, beni düşündüren Van Gogh’un bir tablosu ya da Hopper’ın bir tablosu yani bazen beni saatlerden kendimden geçiren tablolar vardır. Dolayısı ile hiçbirisi için tek bir şey söyleyemem ama hepsi hayatımda vardır.

Yekta Kopan kimdir?

Yekta Kopan (d. 1968), Türk yazar, seslendirme sanatçısı ve televizyon sunucusudur.Öğrenim hayatı Ankara’da geçti. Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri Hayalet Gemi dergisinde yayınlandı.Hayvan dergisinde kısa metinler, sinema dergisi Altyazı’da film eleştirileri yazdi. Öykü üstüne metinler yazdığı Eşik Cini dergisinin aynı zamanda yayın kurulunda da görev aldı. Öyküleri, denemeleri çeşitli dergilerde, seçkilerde ve antolojilerde yayınlanıyor. Radyo programcılığı ve seslendirme çalışmalarının yanı sıra NTV televizyon kanalında her gün yayınlanan kültür-sanat programı “Gece Gündüz”ün sunuculuğunu yapıyor.

İlk kitabı Fildişi Karası 2000 yılında yayımlandı. Fildişi Karası, Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri, Yedi Derste Vicdan Muhasebesi, Temir Köran’ın desenlerinin yer aldığı Kara Kedinin Gölgesi ve Karbon Kopya adlı öykü kitapları ve İçimde Kim Var adlı romanı Can Yayınları tarafından yayımlandı. Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri 2002 yılında Sait Faik Hikâye Armağanına değer görüldü. 2006’da İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali bünyesinde Tiyatro DOT tarafından sahnelenen ve bir Bülent Erkmen projesi olan İki Kişilik Bir Oyun’un metnini yazdı. Oyun Almanya, İtalya ve Hollanda’da sahnelendi. 2007′de yayınlanan Karbon Kopya adlı öykü kitabı, aynı yıl Dünya Kitap Ödülleri’nde “Yılın Telif Kitabı” ödülünü aldı.dtv (Deutscher Taschenbuch Verlag) tarafından yayınlanan Alles Blaue, alles Grüne dieser Welt seçkisinde bir öyküsüyle yer aldı. Daha Önce Tanışmış mıydık? adındaki e-kitabı altKitap.com tarafından okura ulaştırıldı.

6 yaş öncesi için yazdığı ve Şilili ressam Alex Pelayo tarafından resimlenen çocuk kitabı Burun, Marsık Yayıncılık tarafından 2009 yılında yayımlandı.

Karbon Kopya adlı kitabında yer alan “Çevirenin Notu” adlı öyküsü, 2010 yılında “El Toreador” adıyla İngiltere’de, “The Lounge Companion Vol.2 – A Collection of Creative Writing” seçkisinde yayınlandı.

Bir de Baktım Yoksun adlı öykü kitabı Kasım 2009′da yayımlandı. Bu kitap, Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Aynı kitap 2010 Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü’nü de alarak, aynı yıl içinde Öyküye verilen iki önemli ödülü kazanmış oldu.


Not: Öylesi sıkışık bir programa sahip olan değerli insan Yekta Kopan’a bir üniversite öğrencisine zaman ayırdığı ve mezuniyetimde büyük rol oynadığı için içten teşekkürlerimi sunar, bu şerefe nail olduğum için mutluluk duyarım.


Röportaj : Betül Ertaş | Bonthey


 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !