2/2/2007
Mümtaz Sevinç
![]() |
MÜMTAZ SEVİNÇ
Doğum Tarihi: 9-Şubat-1952
Doğum Yeri : Elazığ
Ölüm Tarihi : 24-Ocak-2006/İstanbul
Hacettepe Üni. Mühendislik Fakültesi Fizik Bölümü mezunu
Yıllar önce San Francisco Sokakları adlı dizide Müfettiş Steve Keller
(Michael Douglas)'ı
Doludizgin-Bonanza dizisinde Küçük Joe Cartwright'ı ( Micheal London)
Küçük Ev dizisinde Charles Ingalls'ı ( Micheal London) seslendirdi.
Steve Mc Queen’den Alain Delon’a, Jean Paul Belmondo'ya kadar pek çok
ünlüyü seslendirmiştir.
‘’Bir Yudum İnsan’’ belgeselini de onun sesiyle sevdik.
Şehnaz Tango (1996), Deli Divane (1997), Eltiler (1997), Gülün Bittiği Yer (1998), Hoşçakal Yarın (1998), Hayal Kurma Oyunları (1999), Sır (1999), Savunma (2000), Baykuşların Saltanatı (2000), Çifte Bela (2001), Emanet (2002), Sihirli Annem (2003), Aşkımızda Ölüm Var (2004) ve Nehir ilk akla gelenler.
1978 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nda göreve başladı.
1964 - 1965 Peter Pan (John, Michael)
1965 - 1966 Bal Sineği (Vale)
Keziban (Çocuk)
Köşebaşı (Öğrenci Çocuk)
1966 - 1967 Yakut Balık (Bahçıvanın Torunu)
1978 - 1979 Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi (Ali)
1979 - 1980 Kırmızı Sokağın Suzanı (Kumpanyalı)
Elif Ana (Yakup)
1982 - 1983 Sultan Kız [çocuk oyunu] - (Hakan)
1983 - 1984 Son Gülen (Milo Tindle)
1984 - 1985 Osmancık
1985 - 1986 10. Senfoni (Dr. Collis Jagger)
1985-1986 Karakolda (Dedektif Gallagher)
1986 - 1987 İnsanlar ve Hayvanlar (Jamason)
1987 - 1988 Bir Kadın Bir Düş Bir Oyun
1989 - 1990 Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını
1990 - 1991 Vatan Diye Diye
1990-1991 Barbaros Hayrettin
1991 - 1992 Tamirci
1992 - 1993 Bahar Noktası
1994 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda görev almaya başladı.
1994- 1995 Yeşil Papağan Limited
1995- 2006 Kamyon
1998 - 1999 Ferhat İle Şirin
2005-2006 Odada Savaş (Bakırköy Belediye Tiyatrosu)
Gülün Bittiği Yer
Hoşçakal Yarın
ÖDÜLLERİ
Ferhat ile Şirin oyunuyla İsmet Küntay En İyi Erkek Oyuncu
Tiyatro Ödülü.
'Hepimiz insan'dık, Mümtaz!
|
| 'Hayatı boyunca düğüm düğüm, ilmik ilmik 'insanlık' dokuyan' Mümtaz Sevinç, oğluyla birlikte. |
CELAL BAŞLANGIÇ / RADİKAL
Bir tiyatro sahnesinin kulisi, ölüm oruçları ve tecritle ilgili bir toplantı, insan hakları savunucularının bir araya geldiği buluşmalar, düşünce özgürlüğüne karşı açılmış davaların mahkeme salonları, Cihangir sokakları, Beyoğlu'ndaki meyhanelerden birinde sabaha dek şiirlerle şarkılarla süren bir rakı sofrası, kıyı kasabalarının festivalleri; yani hayatın her alanıydı bizim buluşma noktalarımız.
Tam bir yıldır boşu boşuna hep seni arıyor gözlerim işte bu 'hayatın her alanı'nda. Sanki sen bundan tam bir yıl önce Bursa'daki dizi çekimlerine ara verip bir 23 Ocak sabahı gelmemişsin gibi İstanbul'a. Sanki sen seslendirmeyi bitirdiğin günün gecesinde, Uğur Mumcu'nun ölüm yıldönümünde, o belgeselin televizyonda oynayacağı gün sırtından bıçaklanıp öldürülmemişsin gibi. Nebil Özgentürk'ün tam bir yıl önce gösterilen 'Bir Yudum İnsan' belgeselinde senin sesin vardı. Ama sen artık yoktun. Ne kadar çok cenaze sığdırmıştık ocağın bu haftasına; Uğur Mumcu, Gaffar Okkan, Aydın Güven Gürkan. Ardından Hrant'ın cenazesi, sonra İsmail Cem.
Ama mutlaka görmeliydin Hrant'ın cenazesini. Sen olsaydın; ölüm haberini alınca bir masada gözyaşını kadehe akıtırdın o gece, ardından eline bir döviz alıp dü-şerdin Hrant'ın peşine 'Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeni'yiz' diye. Çünkü sen vicdanlı bir insandın, her fırsatta vicdanınla hesaplaşırdın ve yaşamaktaki ustalığın öyle keskin bir bilince dönüşmüştü ki, bilirdin 'Hepimiz Ermeni'yiz' demenin asla Ermeni olmayanları Ermeni yapmayacağını, sadece insan yapacağını. Bilirdin bunun etnik değil, 'insanlık durumları'yla ilgili bir algılama olduğunu.
Çünkü sen hayatın boyunca düğüm düğüm, ilmik ilmik 'insanlık' dokumuştun. Hani hatırlar mısın Mümtaz, tam yedi yıl önceydi bundan. Beyoğlu'ndaki İmam Adnan Sokak'ta kurduğun Düşün Sahnesi'nin koltuklarına oturup saatlerce konuşmuştuk senin hayatına dair. Seni düşlerinin peşinde aman nedir bilmeden koşturan hayatına dair.
Bambaşka bir Nâzım
Düşlerinin peşinden koşa koşa kurduğun Düşün Sahnesi'ndeki ilk oyunundu Nâzım Hikmet'in kadınlarına yazdığı şiirlerden derlenen 'Bir Çift Sözümüz Var Aşka Dair'. Yeni kurduğun kültür merkezinin, yeni oyunun heyecanıyla anlatıyordun."Bu derlemeyi yaptığımız zaman başka türlü bir şey çıktı karşımıza. Elbette Nâzım tartışmasız büyük bir şair. Ama şiirler arka arkaya geldiğinde bambaşka biçimde, çok daha görünür bir hale geldi. Coşkuları, umutları, heyecanları, aşkları sahici. Bu oyunu oynarken parçalanacağım herhalde."
Söz dönüp dolaşıp Nâzım'ın aşklarına, hapisliklerine, Moskova'daki umutsuzluklarına, sonra Pablo Neruda'nın Nâzım'la ilk karşılaşmasındaki değerlendirmesine gelmişti. Sen aktarmıştın Neruda'nın sözlerini. "Ben Nâzım'la karşılaştığımda hayretlere düştüm. Çünkü karşımda yıllarca hapiste yatmış, bilenmiş, kararmış bir adam beklerken, bu kadar aydınlık, bu kadar umut dolu, dünya güzeli bir adamla karşılaştım." Yani, cezaevleri, ülkesinden kopartılması, kaçaklığın sıkıntıları Nâzım'ın ışıldayan yüreğini, insan yanını, aşkını, umutlarını köreltmemişti. Aynı körelmeyen umutla, bir yaşam boyu peşine düşmüştün düşlerin, aşkın, umudun ve insanlığın.
Yolculuğun Elazığ'ın Sürsürü Köyü'nde başlamıştı 1953 yılında. "Bakma şimdi Türkçeyi bu kadar iyi konuştuğuma. Aslında ikinci dil olarak öğrendim. Baba tarafım Zaza, anne tarafım Kürt. Bir öğretmendi babam, Köy Enstitüsü mezunu. Ankara'ya yedi yaşındayken geldik. Şivemle okuldaki arkadaşlar dalga geçiyorlardı Ankara'ya geldiğimde. Kırık bir Türkçeyle konuşuyordum. Mahallemizde bir tiyatrocu ağabeyimiz vardı; Nurtekin Odabaşı. Bir oyunda birdirbir atlaması gereken çocuğa ihtiyaç varmış. Daha 10 yaşındaydım. Beni aldı tiyatroya götürdü. O zamana kadar hayatımda hiç tiyatro izlememiştim. Böylece ilk gittiğim tiyatroda sahnede birdirbir atlayarak tiyatroya başladım. Çocuk gözümle o dünyayı çok sevdim. Onlar da beni sevdiler.
Ertesi yıl Peter Pan adlı çocuk oyununda bana bayağı önemli bir rol verdiler. Ama ben bu arada müthiş bir şekilde Türkçemi düzeltme çabasına girdim. Çünkü Elazığ'da böyle bir ih-tiyaç yoktu. Aynı
yıl Ankara Radyosu Çocuk Saati sınavına girdim ve kazandım. Burası çok iyi bir kurumdu. Çok iyi bir eğitim aldım."
Hatırlar mısın Mümtaz, baban Abdullah Azmi Bey'in senin mühendis olmanı istediğini, çocukluk düşlerini 'atom mühendisliği'nin süslediğini, bu yüzden Hacettepe Üniversitesi Fizik Bölümü'ne girdiğini, ama tiyatroyu da bir türlü bırakmadığını anlatmıştın. Mithat Paşa, Çağ, Ankara Birlik derken bambaşka bir ilişkiye dönüşmüştü tiyatroyla ilişkin:
"Gazi Lisesi'nde ilk boykotu yapanlardan biriydim. Üniversitede kendimi daha yoğun bir politik ortamda buldum. Dev-Genç'lerden biri oldum. 1971'de Ankara Birlik'te Vasıf Öngören'le tanışmam çok etkili oldu. Kendi düşüncelerimi tiyatroda ifade edebilirliğimi gördüm. Tiyatroyu gerçekten bir yaşam biçimi olarak seçişim Vasıf Öngören'le tanışmamla başladı."
12 Mart'lar, takibatlar, işsizlik ve parasızlıklar, sonra Nisa Serezli-Tolga Aşkıner'de Nalınlar, Tuncer Necmioğlu ve Yılmaz Onay'la birlikte Oyuncular Birliği'ni kurman, o yürümeyince Devlet Tiyatrosu. Ardından 'Rumuz Goncagül'.
İşte bütün bunlar Devlet Tiyatroları Taksim Sahnesi'nin salonundaki beyaz perdeden akıp gidiyordu. Nebil Özgentürk'ün hazırladığı 'Bir Yudum İnsan' bu kez seni anlatıyordu. Bütün sevenlerin, bütün dostların oradaydı.
Rutkay Aziz hastalanınca bir günde ezberleyip çıktığın AST'ın 'Rumuz Goncagül'ü, kurduğun Düşün Sahnesi'nde hiç bilet satılmayan oyun için bir sehpayı önüne koyup İstiklal Caddesi'nde bütün koltukları dolduracak kadar bilet satman, 'Şehnaz Tango'yla başlayan dizi film oyunculuğun, Reis Çelik'in 'Hoşça Kal Yarın'ındaki, Yavuz Özkan'ın 'Hayal Kurma Dersleri'ndeki sinema oyunculukların, seslendirmelerin, hep peşinde koştuğun 'düşlerin'.
Sahnede hep dostların var; Rutkay Aziz, Müşfik Kenter, Vedat Sakman, Sadık Gürbüz, Mazlum Çimen, Sertap Erener. O çok sevdiğin 'Ekmek, şarap, bir de sen' çalınıyor. Sonra sıra Sabahattin Ali'nin şiirlerine geliyor. Çünkü son düşlerinden biriydi, Nâzım'ın şiirlerinin ardından Sabahattin Ali'yi sahneye taşımak. 2005'in aralık ayında Asmalımescit'teki bir Ermeni meyhanesinde açıklamıştın bu fikrini. Doğum günü kutlanan Nebil'e "Sen de prodüktörü olacaksın" demiştin. Aradan 25 gün geçti. Bursa'dan geldin, ağlaya ağlaya seslendirdin Uğur Mumcu'nun ölüm yıldönümünde gösterilecek belgeseli ve o aynı gün saplandı sırtına bir bıçak. Ne uğursuz bir aymış bu ocak be Mümtaz. Sadece bir haftasına sığdı senin, Uğur Mumcu'nun, Gaffar Okkan'ın, Aydın Güven Gürkan'ın ölüm yıldönümleri, Hrant ile İsmail Cem'in cenazeleri.
İnadına Ermeni olurdun
Ama Hrant'ın cenazesini mutlaka görmeliydin Mümtaz. Şişli'den Yenikapı'ya, Hrant'ın peşi sıra yürürken yüzünün ve sesinin eksikliğini hissettim hep. İnsanları, o büyük kalabalığı; onca insandan doğan o güzelim bilinci, o vakur duruşu görünce bir yanından yaş akan, diğer yanı gülen gözlerinle bakıp hep yakışıklı olan sesinle katılırdın 'Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeni'yiz'e. İnadına Hrant, inadına Ermeni olurdun. Çünkü senin aklın, fikrin bilirdi ki bu etnik bir var oluş değil, bir insanlık duruşu, ayağa kalkan bir vicdanın kendiyle yüzleşmesi ve Hrant'ın öldürülüşü gibi kalleş bir oyuna karşı haykırıştır. 'Hepimiz insan'dık, mutlaka görmeliydin Mümtaz.
______________________________________________________________________________________
Mazlum Çimen’in ‘Çimen Türküleri’ albümünde, minik dev adam İhsan Yüce’nin şiirini Mümtaz Abi’nin ölümsüz sesinden dinliyorum. Mazlum, kocaman yüreğinden inci taneleri gibi dökülen akorlarla, hüzünle bezemiş şiiri...
“Ekmek, şarap, sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe …”
…/
Mümtaz Abi’nin bedeni bizden kopartılalı tam bir yıl olmuş.
Ama sesi, işte şurada, sımsıcak sarmalıyor geceyi, misafir odamın duvarlarını.
O fizikçiydi. Evet, Hacettepe’de Fizik bölümünden mezun olmuştu.
Ortaköy Çınaraltı’nda rakılanan gecelerde, bize kuantum fiziğinden de
bahsederdi, hayatla besleyerek. Sonra yine dönüp, dolaştırıp lâfı Nâzım’a getirirdi.
Kuantum fiziği üzerine çalışan bilimadamları, geçen gün yerçekimi katsayısını hesaplamayı başardıklarını açıkladılar dünyaya.
Oysa Mümtaz Abi, yerçekimini çoktaaaan hesaplamış, çözmüştü.
Evet, o öldürüldü, ama yerçekimine inat, hiç DÜŞMEDİ...
***
Mümtaz Abi! sana bir haber vereyim: Bir zamanlar sesinle ruh verdiğin Steve Mc Queen, Jean Paul Belmondo ve Alain Delon gibi aktörlerin dublajı artık pek yapılamıyor buralarda. Rakı markaları çoğalsa da, pek öyle rakı içen de yok artık…
Şerefine, Mümtaz Abi…
![]() |
|
Kapaktaki fotoğraf, aynı yıl Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen aynı adlı oyuna ait. Sağda görülen aktör, bıyıklı, yağız köy delikanlısı Ali’yi canlandıran Mümtaz Sevinç. Sanırım, Mümtaz Abi o yıl 26 yaşındaydı, Devlet Tiyatroları kadrosuna yeni katılmıştı.
O yıl ben 15 yaşındaydım, Ankara’da oturan babaannemi sömestr tatilinde ziyarete gitmiştim, oyunu izlemiş, çok etkilenmiştim.
İstanbul’a dönerken tesadüf eseri aynı trende oyun ekibi ile yolculuk ettim. Meğer İstanbul’a turneye gidiyorlarmış. Trenimiz karşı yönden gelen trenle çarpıştı, büyük bir kaza yaşadık; 9-10 kişinin yaşamını yitirdiğini hatırlıyorum. ‘Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi’ ekibi ölümden dönmüştü.
Yıllar sonra 1991’de TRT İstanbul Televizyonu’nun dublaj koridorlarında ikinci kez tanıştık Mümtaz Abi’yle…
Ortaköy Çınaraltı’nda bir akşamüstü rakı masasında, o oyunu ve kazayı kendisine hatırlatmıştım. Belleği müthişti…
Kazayı düşünüp gözleri doluvermiş ve kadehinden koca bir yudumu dikivermişti.
Onu artık buralarda göremesek de, o muhteşem sesi, kayıtlarda ve uzayın derinliklerinde sonsuza dek yaşayacak. Kapağında gençlik fotoğrafı olan Oktay Arayıcı’nın bu eseri de…
Mümtaz Abi’nin oyundaki son repliğini okuyorum kitaptan:
ALİ - Ekmek yediğin sofraya bıçak soktun.
Mümtaz Sevinç, çok sevilen bir insandı. Zaten bu topraklarda çok sevilen insanlar, ya çok erken öldüler, ya da erkenden öldürüldüler.
_______________________________________________________________________________________
Eğitimci, Tiyatro Eleştirmeni

"Her ölüm biraz erkendir…"
Mümtaz Sevinç'i Anarken
Ne zamandı hatırlamak istemiyorum. Televizyonda duyduğum şu kısa cümle ile duraksadım: "…Sanatçı Mümtaz Sevinç, sevgilisi tarafından öldürüldü…" Ne kadar basitti bir ölüm haberini verebilmek. Ne kadar da kolaydı ölümün ardından yorum yapabilmek… Tatilde olduğum bir zamanda öğrendim bu haberi.. Söylediğim gibi, sadece bir kenara oturup düşündüm. Düşünürken gözlerimin yaşına aldırmadım hem de…
Buradan size şu tarihte şurada şu tarafından öldürülen bir insanı anlatmayacağım. Bir kültür emekçisinden bahsedeceğim. Oyunculuk yetisi ile genç kuşağın önünde inanılmaz bir örnek olan Sevgili Mümtaz Abi'den bahsedeceğim. Genç bir eleştirmenin sahne üzerinde gördüğü inanılmaz oyunculuk yeteneğini anlatacağım. Sahneyi ruhuyla aydınlatan bir insanın ruh yansımasını göstereceğim sizlere.
Ben kötü bir eleştirmenim. Evet, ben sıradan bir eleştirmenim. Bazen nerde neyi yazacağını bilmeyen bir eleştirmen… Bu duygularla izlediğim "Kamyon" oyunundan çıktıktan sonra Mümtaz Abi "…Yaşam sen kötü bir eleştirmensin. Evet kötüsün. Bu kötü eleştirmen bir gün daha da kötü olacak ve herkes tarafından taktir edilecek…" demişti. O zamanlar ne kadar da kızmıştım o'na. Evin yolunu tutarken bin bir defa neden böyle dediğini düşünmüştüm Mümtaz Abi'nin. İmdi şahit oluyorum, duyguların gelişerek nerelere ulaşabildiğine!
Belki de aynı topraktan gelen iki insanın duygusal bağı vardı aramızda. O'nun oyununu izledikten sonra elime aldığım kalem kağıdın bomboş kalışını halen unutamıyorum. Yazılan bir çift sözcükten sonra sıra oyunculuk kritiğine gelindiğinde, notlarıma yansıyan övgülerin hangisini yazacağımı şaşırmıştım öylece.
Halen günlüklerimin arasında saklı olan yarım oyun kritiğinin duygusal bütünlüğünü nasıl dile getirmeli bilmem. Objektif yazım kurallarının bu kadar övgüyü bir araya nasıl topladığını düşünmek lazım önce?
Mümtaz Sevinç için söylenecek çok söz; yazılacak fazlaca yazı var. Ama hangisini sıraya koymalı? Bazen yazamadıklarımı düşünerek üzüldüğüm çok an olur. Bu yazımda bunun olmasına izin vermemeliyim. İçindeki tiyatro aşkı için, bom boş salonda kendi tiyatrosunu yapmaya çalışmış bir emekçiden bahsetmek ne de zormuş.
Geçenlerde İstiklal Caddesi'nde dostlardan öğrenmiştim Mümtaz Abi adına Taksim Sahnesi'nde bir gecenin düzenleneceğini. Ve o kadar çok işim randevum arasında koştum bu geceye. Düşünce ötesi bir eylemdi 'o' benim için. Biraz ürkek, çekingendim. Söylenecek sözler arasında duygusal olarak ne tür eylem gösterecektim o gece? İçsel tepkilerim hangi boyutta etkileyecekti içimdeki Mümtaz Sevinç'i? Anma güzel başladı. O gece Sabahattin Ali'nin ön koltukta Mümtaz Abi ile bizlere eşlik ettiğine şahit oldum. Sabahattin Ali'nin Mümtaz Abi'ye mırıldandıklarını duydum. Sanki tüm salon bomboştu. Sadece ikisi vardı o gecede. Söylenilen her şarkıda gözlerinin dolduğunu gördüm. O'nun için yazılan şiirlerde ayağa kalkıp tüm gayreti ile alkışlamalarını duydum. Mümtaz Abi için söylenilen her kelime için Sabahattin Ali'nin duygulu dinlemelerine baktım. İçimden akıp giden kar taneleri gözlerime doğru nasılda yaklaşmıştı.
O'nun en büyük projesi idi; Sabahattin Ali eserlerinden bir yapıt ortaya çıkarabilmek… O, Sabahattin Ali'yi okuyarak kendine bir açılım yakalamıştı: İnatçı, sağlam, dirayetli, toplumcu oyuncu olabilmek!
Bir Yudum İnsan'ın sesine yaşam verdi. Bir Yudum İnsan, o'nun kadife sesine aşık oldu. Gülecen yüzündeki bitmek tükenmek bilmeyen enerjisine hayran kaldı. O, toplumda yer edinen aydınların hayatlarına canlılık kattı. Bazen bir Nazım Hikmet şiirinde bazen de İhsan YÜCE'nin "Ekmek Şarap Sen Ve Ben" şiirin de duygulara can verdi. Üniversite yıllarımda Mazlum Çimen'in bestesi ile dinlediğim bu şarkılaştırılmış şiirde bir ses vardı. O sesi ilk önceleri tanımıyordum ama inatla kasetim de hep bu şarkıyı dinliyordum. Sevgilimin kollarında kısa bir sevişmeden sonra gecenin dördüne yakın koyuyordum kasetimi… Elimde şarabım… "Ekmek Şarap Sen Ve Ben… Bir de Sabahın Dördü…" duygularımın tercümanı idi… O sesin büyüsü ile yaşadım aşkımı!
Mümtaz Abi'yi daha nasıl anlatmalı bilemiyorum. O gece okunan şiirlerde, şarkılarda, sağımda, solumda, nefesimde, bedenimde, ruhumda o vardı.
Sanki Bir gün vapurdan inip yürürken o kadife sesi ile ardımdan bana seslendiğini duyacağım. Ya da Galata Köprüsü'nde denize nazır rakımı içerken başucumda o, beğendiğim şiirimi okuyacak bana. Belki o bedenen aramızda bundan sonra olmayacak. Ama ruhumda bir yerlerde hep bana şiir okuyan insan olarak kalacak.
Cemal Süreyya'nın söylediği gibi "Her Ölüm Biraz Erkendir!..."
Şimdi sabahın dördü… Elimde şarabım…
Ölüm sana yakışmadı Mümtaz Abi…



Konu: dayımmm
canım benim bak ne kadar güzel yazılar yazılıyor... keşke görebilseydin!! sen çok doğru yaşadın dayı.. ne kadar övünsek azdır.. seni seviyoruzzzz::::((((( RUHUN ŞAD OLSUN...
Bağlantı »
Konu: sevgili mümtaz insan........
yazınız cok güzel olmuş....
Bağlantı »