|
İstanbul Film Festivali’nde bu salı (9 Nisan, Beyoğlu Sineması 16.00) önce Ferdi Tayfur seslendirmesiyle Lorel Hardi Mektepte filmini ardından Necip Sarıcı’nın hazırladığı Filmlerde Kaybolan Sesler adlı dört bölümlük belgeselin ilk bölümü gösterilecek. Konumuz bir zamanlar dublaj!
BAŞLANGIÇTA Türkiye’de filmler sesli çekiliyordu. İpek Film ve Muhsin Ertuğrul imzalı İstanbul Sokakları’nda (1929), bugün elimizde olmayan ilk sesli filmimiz.
Yani o zamanlar dublaj sadece yabancı dilde filmlerde söz konusu. Öykümüzün başlangıcında İpekçiler, Nişantaşı Valikonağı Caddesi’nde bir ekmek fabrikasını kiralayarak İpek Film Stüdyosu’na dönüştürürler. Yabancı filmlere dublaj yapmak için hazırlıklar tamamlanmış, Almanya’dan bir dublaj mütehassısı getirilmiştir. Ailenin elektrik mühendisi eğitimli üyesi Osman İpekçi dublaj işinin başına geçer. Dublajın ilk dönemine tanık olan ve daha sonra dublaj kraliçesi olarak da anılacak Adalet Cimcoz, Türkçe sözlendirilen ilk filmin Güneş Doğarken adlı bir Alman savaş filmi olduğunu hatırlar. Mahmut Moralı yönetmenliğindeki Darülbedayi sanatçılarının konuşmaları bir süre sonra doğal gelmeyince, dublaj yönetimi o dönem İpek Film’le yakın ilişkiler içinde bulunan Nazım Hikmet’e verilir. Nazım değişik kesimlerden insanları bu işe sokar. Bunlar arasında Ferdi Tayfur ve eşi Melek de vardır.
DUBLAJ EŞİTTİR FERDİ
Nazım Hikmet’den sonra İpek Film’de dublaj yönetmenliğini Ferdi Tayfur üstlenir.
Sinema tarihimizde oyuncu ve yönetmen olarak da adı geçen, ama esas ününü dublajcılığı ile yapan Ferdi Tayfur bir dönemin efsane adıdır. Kız kardeşi Adalet Cimcoz anlatıyor: ‘Ferdi bu işi öylesine sevdi öylesine bağlandı ki, ayrıldı çalıştığı şirketten, büsbütün bu işe adadı kendini. O pırıl pırıl erkek sesini çok güzel kullanırdı; kimi konuşsa yakışırdı. Birkaç yabancı dilin yanında Türkçeyi de çok iyi bilirdi. Halkın konuştuğu dile önem veren Ferdi, yalın, rahat tümceler kullanırdı. Özellikle devrik cümleler onun zamanında ağır basmaya başlamıştı. Devrik cümleye başvurması ‘senkron’a önem verdiğindendi, diyeceğim; ağız açık olarak biten bir cümleyi, kapalı bir sözcükle bitirtmezdi.’
Ferdi Tayfur’un yaptığı seslendirmeler öylesine başarılı bulunur ki, uzun yıllar dublaj denilince ilk akla gelen isim olur. Ferdi Tayfur özellikle ses verdiği komik karakterlerle ün yapar. Bu karakterlerin orijinal kişilikleri ve sözlerini bir kenara koyar, onlara yeni özellikler ve konuşmalar yazardı. Yani bir anlamda adaptasyon yapardı. Bu biçimde yarattığı karakterler arasında Lorel-Hardi, Balıkçı Osman, Üç Ahbap Çavuşlar (Marx Brothers), Yani Babanoğlu (Eddie Cantor) en çok başarı kazananlar olmuştu. Ferdi Tayfur’dan sonra İpek Film Stüdyosu’nun dublaj yönetmenliğini Orhan Boran üstlendi. Onun bir kaç yıl süren çalışmaları sonrasında bir iki yönetici daha geldi geçti İpek Film Stüdyosu’ndan. Ardından uzun yıllar Hüsamettin Tursan yönetti bu stüdyoyu.
Dublaj stüdyolarının sayısı kırklı yıllarda iyice arttı. Bunun temel nedenleri arasında Türk sinemasında sesli filmden dublajlı filme geçilmesi yatar. Yazımızın başında söylediğimiz gibi, başlangıçta Türkiye’de filmler sesli çekilirdi. 1943 yılında Faruk Kenç Dertli Pınar filmini tamamen sessiz çekmiş ve stüdyoda sonradan seslendirmiştir. Böylece Türk sinemasında dublajlı yerli film dönemi de başlamış oldu. Bu durumun sinemamıza verdiği zararları bir kenara bırakıp, yeni açılan stüdyoları görelim.
STÜDYOLAR GİDEREK ARTTI
Halil Kamil’in sahibi olduğu Türk Film Stüdyosu bu işe en erken başlayanlardan biridir. Şişli’deki stüdyo 1934 yılında kurulmuş ve işe ses dublajı ile başlamıştır.
Necip Erses’in 1944 yılında Suriye Pasajı’nda kurduğu Ses Film Stüdyosu ise Acı Senfoni filmine yaptığı dublajla adını duyurur. O dönemin gazetelerinde bu seslendirme Türkiye’de ilk defa olarak Ses Film Stüdyosu büyük bir edebi eserin Türkçeye nakledilmesi işini üstlenmiştir başlığıyla verilmişti. Stüdyonun dublaj yönetmeni Kani Kıpçak’dı. 1940’lı yılların bir diğer ünlü dublaj mekanı ise Marmara Film Stüdyosu’dur. Burada üç büyük film şirketinin (Kemal Film, Lale Film ve Sümer Film) yılda ikiyüze yakın filminin dublajı yapılırdı. Dublaj rejisorleri ise Mahmut Moralı’ydı. Ses mühendisliğini Yorgo İlyadis yapıyordu. Bu stüdyo 1948’e kadar çalışmalarını sürdürdü.
N’AYIR... N’OLAMAZ...
1960’lı yıllarda yükselişe geçen Türk sinemasında bütün filmlere dublaj yapılıyor, dönemin starları iyi seslerin kendilerini seslendirmeleri için gayret gösteriyorlardı. Bir aralar yerli kadın oyuncuların büyük çoğunluğu Adalet Cimcoz’un sesiyle beyaz perdede boy gösterirdi; Sezer Sezin, Neriman Köksal, Zeynep Sırmalı, Ayfer Feray, Türkan Şoray ilk akla gelen isimler. Ünlü ‘n’olamaz’ ve ‘n’ayır’ların yaratıcısı Hayri Esen de bu dönemin unutulmaz isimlerinden. Şöyle kısa bir liste yapmaya kalkarsak Abdurrahman Palay, Sadettin Erbil, Osman Alyanak, Toron Karacaoğlu, Agah Hün, Kamuran Usluer, Kamran Yüce, Mücap Ofluoğlu (Öztürk Serengil’in ünlü yeşşee’leri ona aitti) Saltuk Kaplangı, Cüneyt Türel, Pekcan Koşar; kadınlardan Nevin Akkaya, Jeyan Mahfi Ayral, Saime Arcıman, Sacide Keskin, Nedret Güvenç, Tijen Par, Altan Karındaş ilk yer vereceğimiz isimler olur.
Dublajın sonraki yılları da en az başlangıç yılları kadar ilginç bir öykü. Dublaj, tiyatro sanatçılarımızın hálá önemli bir gelir kaynağı mesela... Sinemadan sonra devreye giren televizyon, video ve reklam dublajcılığı ise işin bir başka bir yönü. Biz isterseniz konuya bir nokta koyalım. Dublajın eski günlerinde kalalım.
|
0 yorum yazılmıştır